ahlak
ahlaka gore, eger toplumsal olan taklit ise, bir toplumsallik olarak ahlak da (ki bilim ve sanat da) taklittir. bu durumda ahlak "iyi" ve "kotu" kavramlarini cikarttigi otantik bir gerceklik varsaymak zorundadir. yani kelimenin gercek (ve modernist) anlaminda "iyi" ve "kotu" var olmak zorundadir. en azindan bu kavramlara temel olusturacak yasamlar vardir denebilir. sonuc olarak ahlakin bir toplumsal temeli vardir aslinda. amma velakin, yine ahlakin bakis acisindan, bu toplumsal temelin kendisi de pekala taklit olabilir. ozetle, ahlak kendi temelini gayrimesru sayacak soylemi yine kendi icinde sakliyor olabilir.
taklit
modern soylemde, bir oncul varsayan kavram. taklit, otantik oldugu varsayilan gercekligin yakinsama olarak ve az cok deforme bir sekilde yeniden uretilmesidir. bu anlamda modern oldugu kadar realist bir kavramdir. postmodern soylemde ise taklit, gosterenini kaybetmistir. modernite baglaminda "gercek", kendinde-sey iken; postmodernite baglaminda taklit, kendinde-seye donusur.
sanat
taklit meselesinde aklima birtakim sorular geliyor. taklit edebilmek icin taklit edilecek dogal veya toplumsal nesnenin/oznenin az cok bilgisine sahip olmak gerekir. bu anlamda sanat dogal/toplumsalin dilinin de taklit edilmesidir. ama sanatci somut bilgisine sahip olmadigi ve dahasi dogal ve toplumsal dilde ifade edil(e)meyen dogalliklara ve toplumsalliklara da dil verme yetisine sahiptir. yani henuz kendisine bir dil ve dolayisiyla bir kimlik yaratamadigimiz bir yasama, sanatci alisik olmadigimiz bir metodoloji kullanarak bir kimlik verebilir. bu kimlik yine alisik olmadigimiz bir soylem icinde varolabilir. su halde sanatcinin yaptigi salt taklit olamaz. zeze'nin tanimindan gidersem bir kez daha, sanatci gorulmeyeni gorunur kilabilir. bu gorunur kilinma surecindeki katkisi, sanatciyi sanatci yapar. cunku sanatci salt "varolani" "taklit etmemistir"; bizim icin daha once en azindan bilgi olarak yok-olan bir dogalligi/toplumsalligi, bilgi duzeyinde de olsa ve kimligini bizim de anlayacagimiz sekilde, varliga donusturecek bir dil yaratmistir.
din
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=234352
gunduz vassaf cok ilginc bir analiz yapmis. bir kismini alintilayalim:
"Futbolseverler eleştirmezler mi futbol takımlarını?
Hem de nasıl!
Siyasi partileri tutanlar da öyle. Umduğunu bulamasın, ilk seçimlerde partisini alaşağı eder seçmeni.
Memleketimizi severiz ama yerin dibine de batırırız. Ağzımızdan kimbilir kaç defa çıkmıştır, "Biz adam olmayız" sözleri. Vatandaşlarımızdan başka ülkelerin uyruğuna geçen olunca da vatan haini diye kınamayız.
Evlatlarımızı severiz ama, az mı duyduk analardan seni doğurmaz olaydım sözlerini.
Nice babalar da vardır darıldığı evladıyla konuşmayı reddeden.
Hele ölesiye beraber olacağız diyen sevgililer? Aşk ve nefret sözleri sanki onlar için var.
Konu din olunca işler değişiyor.
Dinimize aitliğimizi sorgulamıyoruz, sorgulayamıyoruz.
Üstelik, herhangi bir dine ait olmamız seçim değil tesadüf sonucu.
İş dinlerimizin tarihte kalmış uygulamalarını bile eleştirmeye gelince, sessizlik."
onemli derecede dogruluk payi oldugunu dusunuyorum bu tespitlerde. inanilmaz bir dokunulmazlik atfediliyor dine. vassaf soyle bir son tespitte bulunmus:
" Dinlerin, dokunulmazlıklarında şahlanışını eleştirmeyen, engellemeyen müritlerin dinlerine en büyük tehditse kendileri.
İnsan kıymet verdiğini eleştirir."
vassaf'in formulunu "insan duzeltmek, gelistirmek istedigini elestirir" diye yeni bir kaliba sokarsak, biraz da aykiri bir yorumla, dine asil faydanin, dini elestiriden azade tutan dindarlardan degil, dini toplumsal dinamikler cercevesinde kiyasiya elestiren samimi dinsizlerden geldigini teslim etmek gerekir. cunku bu tur elestiriler aslinda dinin mevcut toplumsallikla kopukluklarini aciga cikartip, (amac kesinlikle bu olmasa da) kendisini nasil yenileyebilecegine dair patikalar da onerir.